11 Şubat 2011 Cuma

gelecek

Gelecek de bir gün gelecek. Evet biliyorum geleceği kesin. Zaten sanırım gelmiş bile. Aynaya bakınca fark ediyorum zaten artık hangi yaşta olduğumu. İnsanların benden bahsettiklerinde “kadın” derken artık irkilmediğimden, oğlumu kucağıma ardığımda dizlerime değen ayaklarından anlıyorum bir süredir burada olduğunu.


Bir ara seyrettiğim bir filmde her biri yetişkin olmuş kendi işi gücü için ayrı ayrı yerlere taşınmış aileler kurmuş olan 4 erkek çocuğuyla yemek yiyen anne çocuklarına “içinizden birinin gay olmasını çok isterdim, o zaman hep yanımda kalırdı, hep benimle olurdu” diyor. Çocukları gülsün diye şaka yapmıyor, çok içten söylüyor bu sözleri.

Ben de biliyorum ki Umut’ta hep benimle olacak, hep yanımda olacak, seviniyorum, insan buna sevinir mi?

Gelecekte gideriz diyorum bir sahil kasabasına veya oğlan yürüyebilecek gibiyse bir dağ köyüne yaşarız beraber. Kendi küçük arkadaş grubumuz olur belki bir pansiyon işletiriz ailecek, insansız duramayız biz çünkü. Yine çok çalışırız muhtemelen ama el ele denize gireriz, beraber kitaplar okur müzik dinleriz, geceleri yıldızlara bakarız.

Geleceğin gelmesine gerek yok ki bunları yapmak için, istediğimiz her an gidebileceğimizin huzuru var içimizde. Plan yapmaya gerek yok, zamanı hissetmek zaten mümkün değil.

Zamanı yaşamayanlardanız biz

10 Şubat 2011 Perşembe

kitap



Bir kitap hazırlamayı hayal ediyorum. Bu kitap annelerle ilgili olacak. Çocuğu kanser hastalığını atlatmış olan annelerle ilgili.


Çünkü o anneler Amerika’yı çoktan keşfetmiş, üzerine bir de uzay turu yapmış olanlar. Çünkü onlar “çocuğum 2 yaşında özel okul kurasına girsin” diye değil sağlıklı ve mutlu olsun, sevdiği bir okula gidip yaşıtlarıyla olsun diye dilek dileyenler. Çünkü onlar yüzme ve tenis dersleri arasında çocuğunu oradan oraya koşuşturmak yerine ormanda temiz hava alsın, sahilde ayakları sıcak kuma bassın diye boş vakit değerlendirenler. Çünkü onlar gelecek için plan program yapmanın saçmalığının farkında olanlar. Çünkü onlar asıl derdin ne olduğunu bilenler. Çünkü onlar canları tam kayıp giderken yakalama şansı verilmiş olanlar. Çünkü onlardan biri benim.

Sorular soracağım onlara. Her birine aynı sorular. “ Kötü haberi aldığınızda ne hissettiniz? Acı var mı acı?” gibi sorular değil, asıl tedavi sırasında ve bittikten sonraki tutumları hakkında sorular.

Kendi ve çocuklarının morallerini nasıl yüksek tuttukları hakkında, günlük hayatta karşılarına çıkan sorunlarla nasıl baş ettikleri hakkında, depresyon için ne düşündükleri hakkında, “ya tekrar ederse?” sorusunu kendilerine ne kadar sık sordukları hakkında, çocuklarında tedavi kaynaklı bir araz kalıp kalmadığı hakkında, gelecek için düşünceleri hakkında bir sürü soru…

Günlük sistemin içinde sıkışıp kalmış ve kendini rutin, mutsuz, sıradan hisseden annelerin okuması için zorunlu kılardım kitabı. Hayatlarının aslında ne kadar güzel, ne kadar normal olduğunu ve bu “normal”liğe ulaşabilmek için dişini tırnağına takan anneler olduğunu bilsinler diye. Hayattan keyif alsınlar diye. Şükretsinler diye…

9 Şubat 2011 Çarşamba

ipucu

Ara sıra yazdığım yazılara gelen yorumlardan, engelli annelerinin de beni takip ettiklerini farkediyorum. Bu annelerin çoğu çocularını büyütmüşler, hatta üniversitelere sokmuşlar. Beni uzaktan, sessiz sedasız ama sevgiyle izlediklerini hissediyorum.
İşin doğrusu asıl ben onları izlemek istiyorum. Çocuklarını nasıl büyüttüklerini, nelere göğüs gerdiklerini, aile ilişkilerini, okul zamanlarında yaşadıklarını...
Yada çok çok basit detayları; çiğnemei nasıl öğrettiklerini, dış fırçaladıklarında macunu yutturmamayı nasıl başardıklarını, tuvalet eğitimini nasıl verdiklerini bana anlatsınlar istiyorum.
Mesela Aslı Hanım'ın annesi çiğnemeyi tek tek lokmaları kopartıp kızının azı dişine yerleştirdiğini ve çenesinden ittirerek yemeyi öğrettiğini okuduğumdan beri aynı taktiği uygulamaya çalışıyorum. "Ama" yazmıştı Aslı Hanım "sadece tek tarafımla yiyebiliyorum çünkü tek yanımı çalıştırmış annem"
Bunlar benim bir doktora sorup da öğrenebileceğim şeyler değil. Bunlar bana annemin, anneannemin, komşu teyzenin öğreteceği şeyler hiç değil.
Bunlar sadece ve sadece "yaşayan efsane"  engelli annelerinin aktarabileceği şeyler.
Lütfen sessiz sedasız kalmayın, bana ipuçları verin, kendi başarılarınızı aktarın, biz Umut'la onları yorumlar, kendimize kendimizce bir yol çizeriz, sizlere de binlerce teşekkür ederiz.

7 Şubat 2011 Pazartesi

bebek dini

Bebek dini varsa eğer bir yerlerde, ben ona mensup olmak istiyorum. Dünyanın her yerinde hepsi aynı gülüyor bunların, dişsiz ağızlanını açıp aynı kıkırdıyorlar, aynı işaret parmağı uzanıyor, aynı agu'lar çıkıyor ağızlardan.
Kimi siyah sürmeli gözlü, kimi pembecik, kimi şişko, kimi sıska, kimi engelli...
Ve ben  hepsini çok seviyorum, deli miyim neyim?

el izi

Bir tek ben yaparım sanırdım oğlumun el izini.  Bir tek ben onun o komik minik elinin kontürlerini çizer sonra içine mesajlar yazar, kenarlarını süsler, kartpostal yapıp sevdiklerimize gönderirim zannederdim.
Gezdiğim bir müzede taaaa bilmem kaçıncı yüzyıldan kalma bir mektup sergileniyordu. Mektubu Hindistan kralı  Kraliçe Viktoria 'ya yollamış. Mektubun içine de oğlunun el izini resmetirtmiş, ne de güzel olmuş.

3 Şubat 2011 Perşembe

ganesh

ayrik otu gibi duruyorum Hindistan ucagina giden otobusun icinde. Sabah 100 kisiye sunum yaptim bir otelde, cok ozendim' giyindim suslendim. Topuklulari atip, valiz elimde havaalanina kostum. Saclar masali, kirpikler rimelli, sirt cantali turistler arasinda 1 kmden gorunuyorum.
Hep su turistler gibi olmak istedim hayatim boyunca. Sirtimda bir canta ve pasapotumda dere tepe gezeyim, ucuz otellerde kalayim, yeni insanlarla tanisayim, acayip yerler goreyim istedim.
Hayat bana iyi davrandi hem para kazanip, hem ayni yerleri gormemi sagladi. Gezilecek yerlerin arasina bir iki toplanti, fuar vs sikistirdi. 
Cebimde bos buldugum vakitlerde gidecegim yerlerin listesi var. Buyuk ihtimalle bu ucaktakilerle oralarda da karsilasacagim ama bu sefer icimde leopar desenli elbisem olmayacak cok sukur ki :)
Hintlilerin bir cok tanrisi var farkli farkli islere bakan, farkli gucleri olan, kimi sans getiriyor, kimi ask, kimi para!
Hazir gitmisken coluk cocuk islerine bakani bulayim da bizim oglani bir anlativereyim, dileklerimi dileyeyim. Ganesh fil kafasi yuzunden bana hep cok sempatik geldi, sans ve para getiriyor inananlarina. Biraz daha sans ve para hic fena olmaz hani!
Ablam hep Umut Hindistan`da dogsaydi kutsal kisi ilan edilirdi der, basina gelen bunca sey yuzunden!
Off saclarimi caktirmadan cekistirsem duzlesir mi acaba?

baby

kendi kendine 'baby' demeyi ogrendi Umut. Seyrettigi bebek kanalinin jenerigi ne zaman oynasa yuzunu bir gulumseme kapliyordu uzun zamandir. Sonra bir gun bambaska bir kanalda, arkasi donukken televizyona duydugu cocuk seslerine `baby` diye karsilik verdi. Az daha saskinliktan elimden dusuruyordum veledi.
Hepimiz o kadar cok sevdik ki agzini yaya yaya `baby` demesini, surekli sorar olduk `sen hangi kanali seyrediyorsun?` diye.
Bu hafta sonu olaya yeni bir boyut getirdim. 80`lerden sevmedigim ama kulagima calindikca da gulmeden edemedigim bir sarkiya rastladim VH1`da. `ice ice baby` Sesini kokledim ve Umutla dans ettik sevincle/ Simdi ne zaman ben `ice ice` diye bagirsam' Umut eslik ediyor `baby!`
I love 80`s!

1 Şubat 2011 Salı

hindistan

iş için hindistan'a gidiyorum... Umut babası ve babaannesiyle olacak, her gün bana telefonumdan video yollanacak, fotograf gönderilecek. Teknolojiyi seviyorum..

özek'in muayenehanesi

Biz bu muayenehaneyi kendi evimiz gibi biliyoruz. İlk geldiğimde hamileydim. Şaşkındım, üzgündüm. Bilmediğim bir yola çıkıyordum ve burası da kapısıydı.

6 sene içerisinde sayısını unuttuğum kadar çok geldim buraya. İçerinin kalabalığı hep korkuttu beni. Anadolu’dan gelenler, gece otobüsü ile geri dönecek olanlar, başları pansumanlı çocuklar, endişeden çocuklarına sımsıkı sarılmış anneler, volta atan babalar.
insanlar birbirine zar zor gülümser, öylesine bir iki cümle paylaşır, saatelerce sıranın kendilerine gelmesini bekler. Önlerinde hep zorlu ameliyatlar vardır bu insanların, yürüyecekleri upuzun yollar vardır.
Bu koltuklarda otururken Umutu kucağımda uyuttuğum, MR elimde korkudan titreyerek beklediğim, eşime sarılıp ağlamamaya çalıştığım çok oldu. Sekreter hanım iyi bilir bizi, doktorun şöförüyse neredeyse aileden biri.
Bu seferki farklıydı. Ben mi rahattım, herkes bana rahat mı göründü tam bilmiyorum. Umut yerinde durmadı, odadan odaya yürüdük beraber. Oyuncaklı odaya girdik, dergileri karıştırdık, hatta mutfakta oturup simit peynir yedik. Oğlan çay içti, yanından geçenleri gıdıkladı.
Güldük bu sefer, hem de çok.
Sanki aynı yer değildi, başkaydı.

Sanırım uzun yola alışmışım, darısı yeni başlayanların başına…

özek günü

Bir şarkı var “baby tv”de sürekli çalan;

Bir doğumgünü şarkısı;
“bugün benim özel günüm, bütün yıl bu günü bekledim, işte şimdi geldi…..” diye devam eden…

Bizim de bütün sene boyunca beklediğimiz bir gün var. “Özek” günü.
Umut’un ameliyatını yapan, tüm tedavisi boyunca yanımızda olan, önceleri 3 ayda bir MR ile kontrol yapan, şimdilerde görüşmelerimiz senede bir kez’e dönüşen doktorumuzla yaptığımız görüşme günümüz.

O gün geçtiğimiz cumartesiydi.
Doktorumuz şöyle bir baktı bize. “Bu sakallar daha da beyazlayacak” dedi eşime. “Senin belin sakatlanacak, sırtın tutmayacak.” Dedi bana. “ Bu çocuk böyle kalmayacak, büyüyecek. Yürütün demiyorum size artık, en azından oturtun diyorum.. Bir yere oturttuğunuzda arkanızı dönebilin, oradan düşmeyeceğinden emin olabilin.”

Kucağımda oturan oğluma bakıyorum. İçeri girmeden önce tembihlediğim gibi dimdik oturuyor kucağımda. Hiçbir şekilde tutmadığımı, elimle destek olmadığımı göstermek için ellerimi kaldırıyorum, iyice dikleşiyor Umut, ağız kapalı, bakışlar ileride, aynı öğrettiğim gibi. Gözlerim doluyor.
“Hayır” diyor doktor “böyle değil , tam oturacak, ellerini uzatacak.” Fark edince gözümdeki yaşı. “Sizin için” diyor “izin iyiliğiniz için söylüyorum. Buna odaklanın, atın bir kenara uğraştığınız diğer şeyleri, baş- boyun kontrolü ve denge çalışın.”
İyi de nasıl?
Çok küçük ilerliyor Umut, çok minik minik gösteriyor bize gelişmesini. Arkadaşlarımıza, tanıdıklarımıza göre dağlar kadar kocaman farklarla, bize göre küçük adımlarla, doktorumuza göre hiç!
Gözleri ayrı ayrı hareket ederdi eskiden, öyle bir kayardı ki korkardım. Şimdi normal bakabiliyor. Otururken dik durması, ayaktayken dizlerini kırmaması çok yeni. Baktığı şeyi sözle ifade etmeye çalışması, tüm sesleri ayırdığını taklitlerle anlatması, yemeğini daha iyi yiyebilmesi, sol elini kullanabilmesi hep yeni.
“Ama” diyor doktor “ama 6 yaşına geldi. Zaman çok çabuk geçiyor. Hala bezli, hala biberondan su içiyor, hala uykuda diğer tarafa dönemiyor, hala başını uzun süre dik tutamıyor.”

“Evet” diyorum içimden “ doğru, ama bardağın yarısı dolu !”