30 Mayıs 2010 Pazar

binlerce teşekkür

gazetede blog hakkında çıkan habere ilgi gösteren, yorumlarını yazan, yalnız olmadığımı hissettiren herkese binlerce teşekkür.  Bu haber sayesinde çok değerli insanlara ulaştığımı düşünüyorum. Bana yeni kapılar aralayacak, farklı yönlerden bakmamı sağlayacak, bir çok güzel insanla dostluğum başlayacağı için çok mutluyum.
http://www.hurriyet.com.tr/cumartesi/14861117.asp?gid=66

(desen: L.Solovic)

28 Mayıs 2010 Cuma

seçim

"Bak" dedi doktorumuz bana "sizinkinden önce muayne ettiğim kızı gördün mü? 12 yaşında, babası kucağında taşıyor.  Kitap okuyormuş, ne önemi var, kendi başına tuvalete gidemedikten sonra..."  "O yüzden karar ver" diyor "fiziksel gelişmesine mi yoğunlaşacaksın, yoksa zihinsel  mi?"  Bir  anne böyle bir seçim yapabilir mi?  Yapsa bile gelişim birbiri ile doğru orantılı olmaz mı? Herşey bu kadar siyah ve beyaz mı?  Yani o kızı hiç hareket ettirmediler de sabah akşam alfabeyi mi gösterdiler?  Hiç sanmıyorum. "İkisini de seçiyorum" diyorum. "İşin zor o zaman" diyor. Biliyorum...
(illustrasyon: ana juan)

27 Mayıs 2010 Perşembe

ilk gün

İlk gün, bebeğin bir problemi olduğunu öğrendiğim ilk an, bugüne dek yazamadığım, sonunda bir cesaretle işe koyulup bir avazda bitsin istediğim...
Doğuma 3 hafta kala, izne çıktığım gün, 200 kişilik ofisteki herkese mail atıp "ben anne olmaya gidiyorum, 4 ay sonra görüşürüz" dediğim, insanların beni kapılarda uğurladığı gün...13 Ağustos Cuma...13.cuma...
Eşim beni kapıdan alıyor, doktorumuza gidiyoruz güle oynaya. Ultrasona giriyorum, doktorumda bir sessizlik.. Soruyorum "ne oluyor?" "Bir dakika" diyor. Bakıyor, bakıyor o karıncalı görüntüye. "Bir problem var" diyor  sonunda "başı çok fazla büyümüş, bir şey var beyninde anlayamıyorum." "Nasıl " diyorum gülerek "şaka dimi, çok iyiydi ya herşey?"  "hemen hazırlan Mehmet'e git, ondaki makineler daha iyi, o daha net görür ve anlar"  diyor aceleyle.  Yolladığı kişi kardeşi, tanışıyoruz önceden.. Mehmet'de da bakıyor uzun uzun ekrana, hiç konuşmuyor, hiç susmaz oysa ki. 
Sessizlik uzadıkça elimi tutan eşimin yavaş yavaş aşağı doğru çömeldiğini hissediyorum, bacaklarında güç kalmıyor, belli.   Bense nasıl sinirliyim, nasıl kızgın, kime, neye belli değil.  Deli cesareti gelmiş "söyle" diyorum "nedir durum?" "beyinde bir kitle var" diyor." "Peki " diyorum "neye yol açar?", "bilmiyorum" , "ihtimalleri söyle" , "yaşamayabilir, engelli olabilir, bir operasyonla kurtulabilir, bilmiyorum", " peki" diyorum  "şimdi ne yapacağız?", " bilmiyorum." Delireceğim yok mu bir bilen?  Milyon soru var aklımda.
Eşim yerde oturmuş kafası kollarının arasında.  Hiç konuşmuyor.
"Hocama yollayacağım sizi " diyor Mehmet  "Muaynehanesi Nişantaşında" Kalkıyorum ayağa başım dik, kaşlarım çatılı "gidelim bakalım" diyorum "bir de o baksın". Arabada eşime dönüp "yanılıyorlar dimi?" diyorum. Nişantaşının her zamanki trafiği.  Hava güzel, insanlar sokaklarda. Nasıl şaşırıyorum insanlara, nasıl inanamıyorum hayatın hala devam ettiğine, nasıl da nefret ediyorum o an oradan, o insanlardan. Kimse niye ağlamıyor?
 Buluyoruz 3. doktoru, giriyoruz bekleme odasına.   Odada bekleyen hamile kadını görünce düşüyor ilk gözyaşım, devamında fırtınası ile beraber.  Susamıyorum. Koltuğa yığılıp ağlıyorum.  Doktor kolumdan tutup içeri alıyor, neşelendirmeye çalışarak.  Ekrana bakınca birden ifadesi değişiyor.  Bu ifadeyi daha sonra karşılaştığım tüm doktorların yüzünde görüyorum. "bu iş zor, çok zor"  ifadesi.  Ağlamayı kesiyorum, anlıyorum bir savaş olacak bundan sonra, güçlü olmam lazım.  Ertesi gün Cerrahpaşaya gelmem gerektiğini söylüyor, oradaki beyin cerrahı ile görüştürecek bizi.  "Ne yapılabilir" diye değilde "ne yapılamaz"ı konuşmaya...
 Eve dönüyoruz, ilk telefonumu açıyorum önce ablama, sonra eşimin kardeşine.  Gün boyu hep düşünüyorum annemin haberi olmasın diye.  Ablama da tembihliyorum söylememesini.  Fakat içimde dayanılmaz bir istek oluşuyor onu aramak için, direnmeye çalışıyorum.  Zaman geçmiyor bir türlü, içimde bir şey büyüyor, büyüyor ve sonunda annemi arıyorum. Sesini duymam lazım başka bir şey değil, sadece sesini duymak istiyorum "alo" diyor ve ben patlıyorum sadece "anne" diyebiliyorum hıçkırıklarımın arasından defalarca "anne... anne ........"

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Acı

Bana dediler ki " yeni doğan bölümünde bir bebek var,  bacağında tümörle doğdu, annesi perişan, sen de bu dönemden geçtin, bak çocuğun iyiye doğru gidiyor, git konuş onunla, moral ver, anlat geçeceği yolları."
Sandım ki yardımcı olabilirim, sandım ki beni dinler kadıncağız, sanki ben çok iyiymişim, benim konuşulmaya ihtiyacım yokmuş gibi.
"Yapabilirim" diye tekrar ede ede içimden yeni doğan bölümüne girdim.  Emzirme odasında buldum kadını. Yeni anne, bebek daha 1 haftalık, her bebek gibi çok güzel. Tek bacağı kocaman, dev bir tümör var.  Anne perişan sürekli ağlıyor, konuşuyorum ama ne konuştuğumu ben bile anlamıyorum. Sarılsam mı, elini mi tutsam?  Nasıl avutulur bu durumda bir insan? Beni nasıl avuttular? Hatırlamıyorum...

25 Mayıs 2010 Salı

albüm

Bana bugün anormal gelen şey başkasına normal gelebiliyor. Dün normal diye düşündüğüm şeyin bugün anormal gelmesi gibi. Herşey o an içinde ve bulunduğu koşullarla değerlendirilmeli, önyargısız...
 Şahit olduğum en anormal olay Marmara Ünv. yoğun bakımdaki kız kardeşlerin yaşadıklarıydı.
3 kız kardeş en küçükleri Merve, 12 yaşında, komada... 2 ablasını bırakmışlar başında, baksınlar ilgilensinler diye.  Biri olsun 16 diğeri taş çatlasın 18 yaşında. Yoğun bakım deyince öyle kapalı odalardan bahsetmiyorum. Aynı diğer odalar gibi refakatçi yanında sandalyede oturuyor, geceleri orada uyuyor.  Sadece daha fazla makine var, daha fazla ses, daha çok hemşire ve doktor girip çıkıyor içeri. Bir sürü hasta yanyana, hepsi çocuk, hepsi dertli.
Merve epilepsi hastası, şuuru yerinde değil, solunum cihazına bağlı yatıyor öylece.  Nöbet geçirdiğini ağzından çıkan köpüklerden anlıyoruz hemen koşuyor hemşireler.
Ben karşısındaki yataktayım oğlanla beraber. Bu 3. yatışım bu odada. Oğlan ameliyattan çıkmış, gözlem altında, yani kucağımda. Karşımızda komada Merve, yanımızda hiç büyümeyen kalp hastası parmak bebek Rabia. Kimseler düşmemeli bu yataklara, kimseler şahit olmamalı bu manzaralara. Yüreğim büzülmüş üzüntüden, ciğerler kocaman derin nefeslerden.
Mervenin ablaları çok uzun zamandır buradalar, anneleri nerede soramıyorum, çok sıkılıyor kızlar. Tek eğlenceleri fotograf çekmek odada. Gördüğüm en absürd albüme sahipler. Merve için bir albüm hazırlıyorlar. Onunla ilgilenen herkesi, her doktoru, her hemşireyi tek tek fotograflıyorlar kızın başucunda. Uyanınca gösterecekler...Herkes poz veriyor yüzlerinde garip bir gülümsemeyle. Merve hep aynı, gözler kapalı ağzında tüp takılı. Tüylerim diken diken bakıyorum fotograflara, gördüğüm en anormal şey bu. Ama onlar için bu hayata tutunma yolu, bu onların umudu. o yüzden normal, hem de çok.
Bir akşam vakti gidiveriyor Merve bir nöbet sırasında hiç uyanamıyor, hiç göremiyor albümünü.  Önce derin bir üzüntü kaplıyor içimi sonra "İyi ki o anda odada değildim" diye düşünüyorum. İşte bu asıl "anormal" insanın aklına kendisinin gelmesi, kendisini düşünmesi, utanıyorum...
(enstalasyon: sandra evertson)

24 Mayıs 2010 Pazartesi

taa aya kadar

"Seni ne kadar seviyorum biliyor musun?" dedi küçük tavşan annesine "buradan taaa aya kadar"
Annesi gülümsedi "bende" dedi "bende seni buradan taa aya kadar seviyorum, sonra da aydan taa buraya kadar"
Bu aralar en sevdiğimiz hikaye bu. Kollarımızı kocaman aça aça okuyoruz kitabı.
 Her çocuğun olduğu gibi oğlanında bir sürü kitabı var. Sevdikleri, sevmedikleri var. Kahkahalarla güldüğü, içlenip ağladığı şarkılar var. Oyunlar dağlar kadar, şımarıklık diz boyu. Yemek, uyumak istemediğinde ağlamaları,  gezmek istediğinde tutturmaları hep tanıdık bildik şeyler,  her çocukta olduğu gibi.
Tek fark vucuduna hükmedemiyor olması... belki de henüz...kimbilir...
Bu bir şanssızlık değil, ceza değil, bu yaptıklarımızın sonucu değil. O öteki değil, sadece bir varoluş biçimi, benim varoluş sebebim...

23 Mayıs 2010 Pazar

hippoterapi

Bugünleri de mi görecektim?
Bir baktım benim oğlan kapkara tombiş bir midillinin üzerinde. Her iki kolundan birer seyis tutmuş, kafasını gövdesini dimdik tutarak turluyor manejin içinde, keyif çığlıkları atarak, şarkılar söyleyerek. Öyle dikkatli ki tükürüklerini bile kontrol ediyor, akmasına izin vermeden dudaklarını kapatıveriyor.
 Beni almadılar yanlarına çitin arkasında duruyorum, önümden her geçişte "anneee" diye bağırıyor sevinçle. Hani "bak bana, bak ,bak !! dercesine. Baba üstüste fotograf çekiyor. Yanımızda sevdiklerimiz.  Hepimiz şaşkınız, hepimizin yüzünde gülümseme.  Oysa sanmıştım ki atın üzerine biner binmez ağlayacak, hiç olmadı donup kalacak, bizi yanında isteyecek, 5 dakikada bitecek maceramız.
 Meğer atın tedavi etkisi sadece psikolojik değilmiş, meğer omurgadaki çalışmayan kasları da çalıştırırmış, meğer atın arka ayaklarının hareketi üzerinde oturan yürüyemeyen engellilere kalçadan yaptığı uyarı ile yürüyormuş etkisi yaratırmış hem fiziken, hem ruhen.  Meğer at anlarmış dertten ona göre kendisi ayarlarmış yürüyüşünü, yavaş yavaş, sakin sakin...
Komşunun köpeğinden hallice bu midilli, alsak bahçede baksak olmaz mı?

22 Mayıs 2010 Cumartesi

nasıl oluyor da...?

Yeni nesil "modern" anneler dikkatimi çekiyor bu aralar. Hep mi vardılar yoksa ben mi yeni görüyorum bunları diye soruyorum eşime. Dikkat çekecek kadar, gerçek olamayacak kadar güzeller, düzgünler çünkü...
Tıpkı bir reklam filmini seyreder gibi seyrediyorum onları karşılaştığım zaman.
  Anneler çok ince sanki onlar doğurmamış bu çocukları, zayıftan da öte neredeyse manken gibiler. Spor yapmadan olmaz o kol kasları. Demek ki vakit var.  Mutlaka makyajlılar, saçları da mutlaka yapılı. Çocuk kucağa alındığında çekip yolmuyor demek ki o saçları, ayrıca benimki gibi boyunlarına sarılıp sulu sulu öpmüyor yanaklarından  ki  allıklar da bozulmuyor. Topuklu ayakkabı, dar kot pantalon ve ince bir
t-shirt var genelde üzerlerinde. Benim oğlan ağzını dayar mutlaka üstüme. Kolumu ısırır, üfler ses çıkartır, hiç olmadı yakamı tutar çekiştirir. O yüzden hep tükürük izlidir
t-shirtlerim, ayrıca yakaları da böyle jilet gibi durmaz.Topuklu ayakkabı ile çocuk peşinde nasıl koşulur görmek istiyorum ama çocuklarıda indirmiyorlar ki pusetten. Gözlerinin altında torba yok, belli uyku problemi de çekmiyorlar, bu çocuklar gece uyanmıyor mu acaba? 
Benim bilmediğim bir şey mi biliyor bu kadınlar? Annelik ne zaman bu hale geldi?  Günde 24 saat ayda 500$ a köle gibi çalıştırılan, türkçesi bile olmayan bakıcılar moda olduğundan beri mi? 
Peki hiç mi istemez insan çocuğu uyandığında uyansın, yıkasın, yemeğini yedirsin, doğumgününe götürdüğünde çocuğu o oynatsın, tatilde beraber kumdan kale yapsın?  Neden hayatının sadece bir kaç yılında yaşayabileceği bu zevki yabancı bir kadına bıraksın? Para veriyor diye mi?

21 Mayıs 2010 Cuma

karar ver ve uygula


Herkes gibi kararlar almak zorunda kaldım hayatımın belli dönemlerinde, bazısını korkararak, bazısını da doğru olduğunu derinden hissederek.
Bunlardan biri oğlanı kemoterapisinde  yalnız bırakmamak için verdiğim karardı. İlk 4 seansını yenidoğan bölümünde küvöz içinde yapılmasına karar vermişlerdi. Bölümün kapısında anakucağından çıkartıp doktorun kucağına verdiğimde daha 28 günlüktü. Önce serumlarla ve ilaçlarla dolu 3 koliyi teslim ettik sonra 3 kiloluk bebeği. "Günde 2 kere girebilirsin" dediler "onun iyiliği için..." Zaten şaşkınım zaten yeni anneyim kırkımız çıkmamış daha ikimizinde "ya sütüm?" diyorum ısrarla... Nereden duydumsa anne sütünün tüm yan etkilere iyi geldiğini? "2 saatte bir emzireceğim" diye önüme her çıkana söylüyorum "alın beni içeri"  "Burada sağabilirsin sütünü" diyorlar "sonra  şu buzdolabının içine bırak üzerine adını yazarak."  5 gün sürüyor ilk kür. O kadar az geliyor ki süt makine ile, o kadar canım yanıyor ki ayarı bozuk heyhula yüzünden. Anlıyorum böyle olmayacak.
Kararımı veriyorum; bundan sonraki diğer 12 kür için o meşhur odaya geçiyorum. Bekleme odasında türlü dudak uçuklatan efsanelerin anlatıldığı o korkunç odaya.  "Hata yapıyorsun" diyorlar "mikrop kapacak burada, üşütecek, hastayken daha da hasta olacak."  "Hayır" diyorum "benimle beraber olacak, anne sütü alacak, altını hemşire değil ben değiştireceğim, kucağımda uyuyacak."
 Çok korkuyorum bir yandan ama dönmüyorum da kararımdan.
Daha yeni anneyim  gaz nasıl çıkartılır bilmeden balıklama atlıyorum olayın içine. Ellerim titrerken, boğulurken üzüntüden ilk başlarda, zamanla öğreniyorum;  hem elinden hem ayağından serum takılıyken emzirebilmeyi, ne şart altında olursa olsun sadece istersen süt gelebileceğini, deri altından iğne yapabilmeyi, o ağlarken ağlamamayı, serum değiştirebilmeyi, tahlilleri okumayı, kirli bez tartmayı, gece yarıları laboratuara koşmayı, odadaki diğer çocukları sakinleştirebilmeyi, anne yatağına sığabilmeyi, saatlerce hareketsiz durabilmeyi, sakin olmayı, sabretmeyi, şükretmeyi, herşeyle dalga geçebilmeyi, hayatta kalabilmeyi.
18 ay sürüyor tedavi her günü diğerinden farklı. Asla pişman olmuyorum aldığım karardan, ailecek birarada almaktan kemoterapiyi...

20 Mayıs 2010 Perşembe

paylaşmak


Psikolojik destek almak için yıllar önce bir uzmana gitmiştim. Tam 45 dakika konuştuk. Özetle adam bana muhakeme yeteneğimin çok yüksek olduğunu, herşeyi kendi kendime çözdüğümü, her zaman yanımda olan bir eşim olduğunu başka bir seansa daha gelmemin gereksiz olduğunu söylemişti. Şaşırmıştım, ama aynı zamanda rahatlamıştımda. Ama verdiği bir tavsiye vardı ki asıl şaşırtan o olmuştu. Yaşadıklarımın "çok acı, üzücü şeyler" olduğunu şu an çevremde olan insanları yanımda tutmak istiyorsam bunları onlara anlatıp boğmamam gerektiğini, "İnsanlar daima üzücü şeylerden kaçarlar, bir müddet sonra bir bakarsın ki yapayalnız kalmışsın." diyerek uyarmıştı. Bu nasihatine şaşırdım ama dinledim de. Çok yakınlarım hariç yaşadığım sarsıcı olayların derinlerine girerek kimseye anlatmadım. Her zaman komik tarafından bakarak aktardım, olaylara güldürücü süsler koydum ve ancak  sorulursa anlattım.. Taa ki bu bloga kadar. Kendi kendime yazdığım yazıların okunup tanımadığım insanlar tarafından da hissedilerek takip edilmesi çok mutlu etti beni. Uzman belki de yanılmış hala tam olarak emin değilim.