28 Şubat 2011 Pazartesi
27 Şubat 2011 Pazar
Bengisu ve Paşa
Taa 2008 yılında gazeteden kesip sakladığım bir yazıyı cuma günü çekmecemde buldum. Çoktan unutmuştum varlığını ve bu da ne diye açıp okuduğumda anladım zamanının geldiğini bana haber veren bir işaret olduğunu:
Haber Hürriyet gazetesinde Cumartesi ekinde Pako'nun sayfası bölümünde çıkmıştı. Haberi yazan Göksel Yapar'a o zaman mail atmış ama yanıt alamamıştım. Umarım Bengisu hala Paşa ile beraberdir ve umarım çok mutludur. O'na ailesine ve Paşa'ya buradan sevgiler
BENGİSU' NUN TERAPİST ARKADAŞI PAŞA
Evcil hayvanların çocukların gelişimi üzerindeki olumlu etkileri araştırmalarla desteklenen bir gerçek. Ancak 5 yaşındaki Bengisu Uzel için köpeği Paşa'nın, diğer çocuklara kıyasla çok daha hayati bir önemi var. Özel eğitimli golden retriever sayesinde, serebral palsi hastası Bengisu kaslarını daha rahat kullanabiliyor, köpeğinin üzerinde saatlerce uyuyor.
Bengisu, bundan beş yıl önce doktor Orhan Uzer ile güzellik uzmanı eşi Semra Uzel'in ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Aslında bir ikizi vardı ama kardeşi 5,5 aylıkken anne karnında öldü. Doktorlar Bengisu'nun tamamen sağlıklı olduğunu söyledi ailesine ve 7 aylıkken dünyaya geldi. Erken doğduğu için kuvöze kondu. Doktorlar hálá tamamen sağlıklı bir bebek olduğunu söylüyorlardı.
Anne karnındayken, beynindeki bir noktada gelişimin durduğu ancak 3 aylıkken anlaşıldı. Bengisu serabral palsi (CP) hastasıydı ve tedavisi yoktu.
DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ
Acı gerçekle başbaşa kalan çift psikiyatrik yardım almaya başladı. Gittikleri psikiyatr, Bengisu'ya bir kardeş yapmalarını ya da bir evcil hayvan almalarını tavsiye etti. İkinci çocuklarının da hasta doğmasından korkan Uzel çifti, ilk öneriyi hemen reddetti. Daha önce evlerinde hiç hayvan beslememişlerdi. Bundan da vazgeçtiler.
İkinci doğum gününde Bengisu'nun amcası, kucağında yavru bir golden retriver ile çıkageldi. Köpeğin adını Paşa koydular. Bundan sonra ailenin hayatı tamamen değişecekti.
Bir tatil sırasında, tesadüfen Alman turist ile tanıştılar. İşi; köpekleri fizik tedavi gören çocuklara eşlik etmek, yardımcı olmak üzere eğitmekti. Eğitmen ikişer haftalık sürelerle dört kez Türkiye'ye geldi. Hem Paşa'yı, hem de Bengisu'nun gittiği terapi merkezindeki diğer iki köpeği eğitti.
Eğitim, köpeklerin içgüdülerini bu tür insanlara faydalı olacak biçimde geliştiriyor. Bengisu üzerindeyken sakin yatmayı, havlamamayı, kaslarının açılmasına faydası olur diye küçük kızın ellerini yalamayı öğrendi Paşa.
Doğduğundan beri bağırsak problemleri yaşayan Bengisu, Paşa'nın üzerinde ilk uyuduğu gün bu sorundan kurtuldu. Paşa eve gelmeden önce el, kol ve ayak kaslarını sürekli sıkması yüzünden hiç açamayan Bengisu, artık elbise giyebiliyor.
Fizik tedavi merkezindeki uzmanlar da, gelişiminin köpekten sonra hızlandığını söylüyor. Baba Orhon Uzel, dikkati çok çabuk dağılan, sıkılan bu çocukların köpekle daha uzun süre çalışabildiğini, terapiye konsantre olabildiğini, gelişiminin bu nedenle hızlandığını söylüyor.
ARKADAŞINI UYUTUYOR
Bengisu'dan hiç ayrılmayan Paşa, arkadaşının kasılan bölgelerini yalayarak uyarıyor. Bengisu da hemen kaslarını açıyor. Bengisu eliyle bir tutam kıl koparsa bile, Paşa hiç aldırış etmiyor. Arkadaşının korkmaması için evde hiç havlamayan köpek, ihtiyaç olduğunda Bengisu'nun üzerinde saatlerce uyumasına izin veriyor.
Bir köpeği bu kadar sevebileceğini hiç düşünemediğini belirten anne Semra Uzel, Paşa'yı oğlu gibi sevdiğini söylüyor. İnsanların hayvanlardan korkmaması gerektiğini belirten Uzel, "Duyarlılık anlamında bizden çok öndeler. Sara krizi gelmeden 2- 3 dakika önce anlıyorlar. Ama hayvan almak isteyenler, bunu birkaç yıllık değil, ömürlük düşünmeli. Sıkılınca sokağa atmamalılar" diyor
Haber Hürriyet gazetesinde Cumartesi ekinde Pako'nun sayfası bölümünde çıkmıştı. Haberi yazan Göksel Yapar'a o zaman mail atmış ama yanıt alamamıştım. Umarım Bengisu hala Paşa ile beraberdir ve umarım çok mutludur. O'na ailesine ve Paşa'ya buradan sevgiler
BENGİSU' NUN TERAPİST ARKADAŞI PAŞA
Evcil hayvanların çocukların gelişimi üzerindeki olumlu etkileri araştırmalarla desteklenen bir gerçek. Ancak 5 yaşındaki Bengisu Uzel için köpeği Paşa'nın, diğer çocuklara kıyasla çok daha hayati bir önemi var. Özel eğitimli golden retriever sayesinde, serebral palsi hastası Bengisu kaslarını daha rahat kullanabiliyor, köpeğinin üzerinde saatlerce uyuyor.
Bengisu, bundan beş yıl önce doktor Orhan Uzer ile güzellik uzmanı eşi Semra Uzel'in ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Aslında bir ikizi vardı ama kardeşi 5,5 aylıkken anne karnında öldü. Doktorlar Bengisu'nun tamamen sağlıklı olduğunu söyledi ailesine ve 7 aylıkken dünyaya geldi. Erken doğduğu için kuvöze kondu. Doktorlar hálá tamamen sağlıklı bir bebek olduğunu söylüyorlardı.
Anne karnındayken, beynindeki bir noktada gelişimin durduğu ancak 3 aylıkken anlaşıldı. Bengisu serabral palsi (CP) hastasıydı ve tedavisi yoktu.
DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ
Acı gerçekle başbaşa kalan çift psikiyatrik yardım almaya başladı. Gittikleri psikiyatr, Bengisu'ya bir kardeş yapmalarını ya da bir evcil hayvan almalarını tavsiye etti. İkinci çocuklarının da hasta doğmasından korkan Uzel çifti, ilk öneriyi hemen reddetti. Daha önce evlerinde hiç hayvan beslememişlerdi. Bundan da vazgeçtiler.
İkinci doğum gününde Bengisu'nun amcası, kucağında yavru bir golden retriver ile çıkageldi. Köpeğin adını Paşa koydular. Bundan sonra ailenin hayatı tamamen değişecekti.
Bir tatil sırasında, tesadüfen Alman turist ile tanıştılar. İşi; köpekleri fizik tedavi gören çocuklara eşlik etmek, yardımcı olmak üzere eğitmekti. Eğitmen ikişer haftalık sürelerle dört kez Türkiye'ye geldi. Hem Paşa'yı, hem de Bengisu'nun gittiği terapi merkezindeki diğer iki köpeği eğitti.
Eğitim, köpeklerin içgüdülerini bu tür insanlara faydalı olacak biçimde geliştiriyor. Bengisu üzerindeyken sakin yatmayı, havlamamayı, kaslarının açılmasına faydası olur diye küçük kızın ellerini yalamayı öğrendi Paşa.
Doğduğundan beri bağırsak problemleri yaşayan Bengisu, Paşa'nın üzerinde ilk uyuduğu gün bu sorundan kurtuldu. Paşa eve gelmeden önce el, kol ve ayak kaslarını sürekli sıkması yüzünden hiç açamayan Bengisu, artık elbise giyebiliyor.
Fizik tedavi merkezindeki uzmanlar da, gelişiminin köpekten sonra hızlandığını söylüyor. Baba Orhon Uzel, dikkati çok çabuk dağılan, sıkılan bu çocukların köpekle daha uzun süre çalışabildiğini, terapiye konsantre olabildiğini, gelişiminin bu nedenle hızlandığını söylüyor.
ARKADAŞINI UYUTUYOR
Bengisu'dan hiç ayrılmayan Paşa, arkadaşının kasılan bölgelerini yalayarak uyarıyor. Bengisu da hemen kaslarını açıyor. Bengisu eliyle bir tutam kıl koparsa bile, Paşa hiç aldırış etmiyor. Arkadaşının korkmaması için evde hiç havlamayan köpek, ihtiyaç olduğunda Bengisu'nun üzerinde saatlerce uyumasına izin veriyor.
Bir köpeği bu kadar sevebileceğini hiç düşünemediğini belirten anne Semra Uzel, Paşa'yı oğlu gibi sevdiğini söylüyor. İnsanların hayvanlardan korkmaması gerektiğini belirten Uzel, "Duyarlılık anlamında bizden çok öndeler. Sara krizi gelmeden 2- 3 dakika önce anlıyorlar. Ama hayvan almak isteyenler, bunu birkaç yıllık değil, ömürlük düşünmeli. Sıkılınca sokağa atmamalılar" diyor
kedi aşkı
Olmayan bir şey daha oldu. Kedimiz Mühür'le hiç ilgilenmeyen hatta kedi yanına geldiğinde ağlayan oğlumuz 180 derecelik bir değişim gösterdi. Tüm arkadaşlarımızın, komşularımızın çocukları Mühür için delirirken "gel gel" diye peşinde koşup dokunmak için türlü tırmık darbelerine göğüs gererken Umut'un bu derece kayıtsız olması beni üzüyordu açıkçası.
Ama bu blogda da yazdığım ilk temaslarını, yani saç yalama olayını gerçekleştirdikleri Aralık ayının başından beri gözle görülen bir değişim başladı. Şimdi Mühür Umut'un bu hayatta en sevdiği şey oluverdi. Ben kendisinin yalancısıyım. "Bu hayatta en çok kimi seviyorsun?" diye sorunca "MÜ!" diyor. Yanına gelsin diye çağırıyor, elini ağzının içine sokuyor, hafifçe ısırmasına, tırnaksız pati atmasına ses çıkarmıyor. Hele bir de kuyruğu suratına değerse kahkahadan kırılıyor.
Bunu doktorumuza anlattığımızda "tamamdır, köpek almanızın zamanı geldi" diyor." Çünkü iletişime girecekler, birbirlerinin en yakın arkadaşı olacaklar. Gel deyince gelecek, fizik tedavisinde yanında duracak, hatta gerekirse üzerinde uyuyacak. Ama eğitimli olmalı bu köpek. Tepki vermemeyi, gereksiz havlamamayı bilmeli."
""Ama diyor "eminim ki her sabah tuvalete çıkardığınızda bana söyleneceksiniz"
""evet" diyorum içimden "ve söylenen sadece ben olmayacağım, en başta Mühür olacak!"
Kısacası köpek arıyoruz!
Ama bu blogda da yazdığım ilk temaslarını, yani saç yalama olayını gerçekleştirdikleri Aralık ayının başından beri gözle görülen bir değişim başladı. Şimdi Mühür Umut'un bu hayatta en sevdiği şey oluverdi. Ben kendisinin yalancısıyım. "Bu hayatta en çok kimi seviyorsun?" diye sorunca "MÜ!" diyor. Yanına gelsin diye çağırıyor, elini ağzının içine sokuyor, hafifçe ısırmasına, tırnaksız pati atmasına ses çıkarmıyor. Hele bir de kuyruğu suratına değerse kahkahadan kırılıyor.
Bunu doktorumuza anlattığımızda "tamamdır, köpek almanızın zamanı geldi" diyor." Çünkü iletişime girecekler, birbirlerinin en yakın arkadaşı olacaklar. Gel deyince gelecek, fizik tedavisinde yanında duracak, hatta gerekirse üzerinde uyuyacak. Ama eğitimli olmalı bu köpek. Tepki vermemeyi, gereksiz havlamamayı bilmeli."
""Ama diyor "eminim ki her sabah tuvalete çıkardığınızda bana söyleneceksiniz"
""evet" diyorum içimden "ve söylenen sadece ben olmayacağım, en başta Mühür olacak!"
Kısacası köpek arıyoruz!
26 Şubat 2011 Cumartesi
yemek yemek yada yememek
Çok hastalikli bir çocukmuşum. Doktorlarda, iğnecilerde geçmiş çocukluğum. Üstelik hiç yemek yemezmişim. Annemin hep burnumu sıkarak ağzımı açtığını hatırlıyorum. Bu yüzden çok düşmüşler üzerime. Sürekli bebekmişim gibi davranmışlar.
O kadar abartmışlarki durumu yemeğimi hep onlar bana yedirmişler. ilkokul birinci sınıfa giderken beslenme tenefüslerinde babamın işinden izin alıp, gelip bana yemek yedirdiğini çok net hatırlıyorum. Babam sıramda yanıma oturur, beslenme çantamı açar tek tek, lokma lokma bana yemeğimi yedirir, sütümü içirirdi. Tabii bu arada bütün sınıf etrafımıza toplanır, bir çember oluşturarak oturur, babamla beni seyrederek yemeklerini yerlerdi. Taa ki bir gün sınıf arkadaşlarımdan biri "amca, kendi yiyemiyor mu?" diye sorana dek. Babam utanmış olmalı ki durumdan bir dahahiç gelmedi. Bense hiç bir arazım, yutma bozukluğum, yeme problemim olmadığı halde, biri bana yedirdiği için, bu durum evde herkes tarafından "normal" kabul edildiği için neden ağzıma beslendiğimi ilkokula gidene kadar sorgulamamıştım bile. Beni bıraktıkları o andan beri kendi yemeğimi yemeğe başladım.
Bugün akşam yemeği olarak pizza yedik. Umut etli sebzeli püre edilmiş yemeğini bitirmişti. Emre tabakları çıkartırken "siz 3 biz 4, toplamda 7 kişiyiz dimi?" diye sormuştu. "Umut'u sayma, O yemez" dedim." Ne zaman yemeğe başlayacak peki?"sorusu bu anımı canlandırdı.
Belki de ben onu artık rahat bıraktığımda, belki de bebek gibi görmekten vazgeçtiğimde, belki de aslında çoktan yemeğe hazır olduğunu kabullendiğimde yemeğe başlıyacak.
Anne olmanın dayanılmaz sersemliği...
O kadar abartmışlarki durumu yemeğimi hep onlar bana yedirmişler. ilkokul birinci sınıfa giderken beslenme tenefüslerinde babamın işinden izin alıp, gelip bana yemek yedirdiğini çok net hatırlıyorum. Babam sıramda yanıma oturur, beslenme çantamı açar tek tek, lokma lokma bana yemeğimi yedirir, sütümü içirirdi. Tabii bu arada bütün sınıf etrafımıza toplanır, bir çember oluşturarak oturur, babamla beni seyrederek yemeklerini yerlerdi. Taa ki bir gün sınıf arkadaşlarımdan biri "amca, kendi yiyemiyor mu?" diye sorana dek. Babam utanmış olmalı ki durumdan bir dahahiç gelmedi. Bense hiç bir arazım, yutma bozukluğum, yeme problemim olmadığı halde, biri bana yedirdiği için, bu durum evde herkes tarafından "normal" kabul edildiği için neden ağzıma beslendiğimi ilkokula gidene kadar sorgulamamıştım bile. Beni bıraktıkları o andan beri kendi yemeğimi yemeğe başladım.
Bugün akşam yemeği olarak pizza yedik. Umut etli sebzeli püre edilmiş yemeğini bitirmişti. Emre tabakları çıkartırken "siz 3 biz 4, toplamda 7 kişiyiz dimi?" diye sormuştu. "Umut'u sayma, O yemez" dedim." Ne zaman yemeğe başlayacak peki?"sorusu bu anımı canlandırdı.
Belki de ben onu artık rahat bıraktığımda, belki de bebek gibi görmekten vazgeçtiğimde, belki de aslında çoktan yemeğe hazır olduğunu kabullendiğimde yemeğe başlıyacak.
Anne olmanın dayanılmaz sersemliği...
23 Şubat 2011 Çarşamba
kostüm
İşten geç saatte çıktım dün. Umut’un uyku saatine yakın bir zamanda eve yaklaştım. Uzun zamandır almak istediğim bir kitap vardı, eve girmeden iki sokak ötedeki kitapçının önüne park ettim. Tam kasadayken kapı açıldı içeri küçücük boylu, kocaman sesli bir kız çocuğu girdi, arkasından da annesi en son da babası. Kız çocuğu “kurdele boyayacağız kalem var mı kaleeemm?” diye bağırmaya başladı heyecanla. Annesi arkasından açıkladı, ertesi gün okulda kostüm giyeceklermiş, kızı da uğur böceği kılığına sokacaklarmış. Kırmızı kurdele takacaklarmış saçlarına, kalemle de puanlar yapacaklarmış. Kumaş kalemi var mıymış. “Yok” dedi tezgahtar. Üzüldü kızcağız, dayanamadım ben. “Keçeli kalemle yapın canım puanlarınızı” dedim. “Yıkamayacaksınız ki sonuçta. Biraz küçük çizin benekleri satenin üzerinde yayar çünkü boyası, istediğiniz gibi olur işte!”. Sessizlik. Bu kadın da kim bakışı bir an. “Resim öğretmeniyim de” diye söylenen yalan. Aydınlanan yüzler. Sevincinden hoplayan bir kız çocuğu, gülümseyen anne ve ardı arkası gelmeyen sorular
“hocam başka ne yapabiliriz?” “hocam uğur böceğinin anteni olur mu?” “hocam kostümü başka nasıl süsleyelim” “hocam saçını nasıl toplayalım”
Aman dedim Ayşin ne yaptın? Burası zaten küçücük yer sık sık karşılaşacağız, söylenir mi böyle yalan, çık şimdi işin içinden. Tamam resim öğretmenliği yaptın da bir zamanlar, üniversite öğrencisi ile yuva öğrencisi aynı mı?
İçimde bir şeyler buruldu oradan hızla uzaklaşırken. Umut’a göz kalemi ile bıyık çizip yüzüne maske takıp “zoro” yapmıştım ama full kostüm giydirmeyi akıl etmemiştim bugüne dek. Kızın sevincini Umut’ta yaşasın istedim. Çocuklardan çok şey öğreniyorum. Hadi bakalım biz de girelim bu dünyaya, neyimiz eksik?
“hocam başka ne yapabiliriz?” “hocam uğur böceğinin anteni olur mu?” “hocam kostümü başka nasıl süsleyelim” “hocam saçını nasıl toplayalım”
Aman dedim Ayşin ne yaptın? Burası zaten küçücük yer sık sık karşılaşacağız, söylenir mi böyle yalan, çık şimdi işin içinden. Tamam resim öğretmenliği yaptın da bir zamanlar, üniversite öğrencisi ile yuva öğrencisi aynı mı?
İçimde bir şeyler buruldu oradan hızla uzaklaşırken. Umut’a göz kalemi ile bıyık çizip yüzüne maske takıp “zoro” yapmıştım ama full kostüm giydirmeyi akıl etmemiştim bugüne dek. Kızın sevincini Umut’ta yaşasın istedim. Çocuklardan çok şey öğreniyorum. Hadi bakalım biz de girelim bu dünyaya, neyimiz eksik?
22 Şubat 2011 Salı
kılık kıyafet
Etrafıma bakıyorum, yollarda, rehabilitasyon merkezlerinde, seyrettiğim filmlerde engellilerin kılık kıyafetlerini inceliyorum. Yargılamak için değil nasılını anlamak için bakıyorum. Benim işim bu, hayatımı kıyafet çizerek kazanıyorum.
Engelli çocuklardaki anne özenini görmemek mümkün değil. Kıyafetler her zaman temiz, saçlar her zaman taralı, renkler her zaman uyumlu, Ayakkabılar çamursuz, gözlükler pırıl pırıl. Aynı Umut gibi. Aynı tüm engelliler gibi.
Ama benim bu görüntüyle bir derdim var. Bu imaj bebekken ve çocukken kaldırılabilir ama ergen ve gençken mümkün değil.
Annenin kendine hakim olması gerekli çocuk artık büyüdüğünde saçlarını yana yatırmamak için, kazağını i kotunun içine sokmamak için, manşetlerine kadar iliklemeyip kollarını kıvırmasına izin vermek için, yakanın son düğmesini iliklememek için.
Belki saçını uzatmak isteyecek, belki boyatmak belki yırtık kot giymek, belki kocaman bol t-shirtlerle gezmek. Neden olmasın, ne farkı var ki diğerlerinden? Ben de istedim gençken, neden Umut istemesin?
Tanıdığım iki kişi benim bu konuda ayılmama sebep oldu.
İlki bir cafe de karşılaştığım saçlarını rengarenk boyatmış, kollarına yalancı dövmeler yapmış, yırtık kotuyla gezen down sendoromlu bir punk ergendi. Hayranlıkla elimi uzattığımı hatırlıyorum tanışmak için.
İkincisi de yakasını iliklemesini söylediğimde “olmaz o zaman özürlü gibi görünürüm” diyen arkadaşım. Arkadaşımın ağzına bir tane patlatmadım ama cevabını yapıştırdım.
Yine de engelli gibi görünmekte bir sakınca yok, hem de hiç yok. Ama engellinin büyüyen yaşının, değişen ihtiyaçlarının, güzel, yakışıklı , cool görünme arzusunun hiçe sayılmasında dert var.
21 Şubat 2011 Pazartesi
rüya
günlerden bir gün, sabahlardan bir sabah uyanacağım erkenden, hazırlarken kahvaltısını oğlumun, içerden sesini duyacağım "annneeee"!!!
"Geldim" diyeceğim "gellldimm kuzum"
hızla odasına gireceğim ve şaşırıp kalacağım. Yatağında otururken bulacağım O'nu çünkü, yan yan gülümseyerek, dimdik oturarak beni beklerken.
Sık sık rüyalarımda görüyorum, ya yürüyor ya koşuyor oluyor ama hep sabahları karşılaşıyoruz.
çocukluğumdan beri duyduğum, annemin, anneannemin, tezelerimin anlattıklarından olsa gerek. Özetle hepsi aynı hikaye aslında "odasına bir girdim, bizimki yatakta ayakta duruyor" "bizimki yataktan kendi başına inmiş" bizimki yatağın başına tırmanıyor"
ne güzel, ben de istiyorum, ama şimdilik sadece rüyalarımda görüyorum...
"Geldim" diyeceğim "gellldimm kuzum"
hızla odasına gireceğim ve şaşırıp kalacağım. Yatağında otururken bulacağım O'nu çünkü, yan yan gülümseyerek, dimdik oturarak beni beklerken.
Sık sık rüyalarımda görüyorum, ya yürüyor ya koşuyor oluyor ama hep sabahları karşılaşıyoruz.
çocukluğumdan beri duyduğum, annemin, anneannemin, tezelerimin anlattıklarından olsa gerek. Özetle hepsi aynı hikaye aslında "odasına bir girdim, bizimki yatakta ayakta duruyor" "bizimki yataktan kendi başına inmiş" bizimki yatağın başına tırmanıyor"
ne güzel, ben de istiyorum, ama şimdilik sadece rüyalarımda görüyorum...
18 Şubat 2011 Cuma
japon balığı
“Karıncayı bile incitmez” denir ya, işte öyle insanlara öykünmüşümdür hep. Bir başka canlının canını almak gibi bir hakkımızın olmadığını düşünmüşümdür kendimi bildim bileli. Sivrisinekleri gecenin bir yarısı duvarlarda patlatırken veya evde bulduğum akrebi terliğimle yamyassı yaparken bu ilkelerimi rafa kaldırıyorum ama vicdan azabından da kıvranıyorum. Hayatım boyunca kürk giymedim ama hiçbir zaman vejetaryen da olamadım, kendi kendime söz verip karşıma çıkan ilk iskenderde kendime ihanet ettim. İstesemde yapamadığım şeyler var bu hayatta.
Ama ama iş bir hayvana eziyet etmeye gelince akan sular durur. Köpeğe tekme atan, kedinin kuyruğunu çeken insan karşısında beni bulur. Adada faytona binmem, yunusların gösteri yapmasını istemem, hayvan gösterisi olan sirklere, hayvanat bahçelerine gitmem.
Şimdi ise kalakaldım tüm ilkelerimle baş başa. Dün bana bir ödev verildi, Umut’un fizyoterapisti tarafından. Hayatımda bana verilen en acayip ödev. "Balık alacaksınız" dedi fizyoterapist, "bir Japon balığı." Sevindim önce herhalde gözleri ile izlemesi için, bakışı için istiyor diye düşündüm içimden. "Avucuna koyacaksınız balığı sudan çıkartıp" dedi." Hislerini kuvvetlendirmek için, farklı doku hissetmesi için" dedi. Kalakaldım, nefes bile alamadım. Farkedince suratımdaki ifadeyi," merak etmeyin dedi balık ölmez. Çok faydalı olacak inanın."
Sonra elime telefonunu tutuşturdu bir video seyrettirdi. Terapi yaptığı çocuklardan biri. Fiziksel hiçbir sorunu yok ama canlı ile cansızı ayırt edemiyor, yani balıkla elma aynı geliyor." O'nun problemini bu şekilde aştık" diyor Videoyu seyrediyorum Cam bir kavanoz içinde bir Japon balığı çocuk 5-6 yaşlarında, hocasının komutlarıyla elini içine sokuyor akvaryumun. Balık hopluyor,zıplıyor, eline değiyor çocuk seviniyor, el çırpıyor.
Olabilir, çok faydasını görebilir Umut ama yok ama ben bu ödevi yapmak istemiyorum…
Ama ama iş bir hayvana eziyet etmeye gelince akan sular durur. Köpeğe tekme atan, kedinin kuyruğunu çeken insan karşısında beni bulur. Adada faytona binmem, yunusların gösteri yapmasını istemem, hayvan gösterisi olan sirklere, hayvanat bahçelerine gitmem.
Şimdi ise kalakaldım tüm ilkelerimle baş başa. Dün bana bir ödev verildi, Umut’un fizyoterapisti tarafından. Hayatımda bana verilen en acayip ödev. "Balık alacaksınız" dedi fizyoterapist, "bir Japon balığı." Sevindim önce herhalde gözleri ile izlemesi için, bakışı için istiyor diye düşündüm içimden. "Avucuna koyacaksınız balığı sudan çıkartıp" dedi." Hislerini kuvvetlendirmek için, farklı doku hissetmesi için" dedi. Kalakaldım, nefes bile alamadım. Farkedince suratımdaki ifadeyi," merak etmeyin dedi balık ölmez. Çok faydalı olacak inanın."
Sonra elime telefonunu tutuşturdu bir video seyrettirdi. Terapi yaptığı çocuklardan biri. Fiziksel hiçbir sorunu yok ama canlı ile cansızı ayırt edemiyor, yani balıkla elma aynı geliyor." O'nun problemini bu şekilde aştık" diyor Videoyu seyrediyorum Cam bir kavanoz içinde bir Japon balığı çocuk 5-6 yaşlarında, hocasının komutlarıyla elini içine sokuyor akvaryumun. Balık hopluyor,zıplıyor, eline değiyor çocuk seviniyor, el çırpıyor.
Olabilir, çok faydasını görebilir Umut ama yok ama ben bu ödevi yapmak istemiyorum…
16 Şubat 2011 Çarşamba
oyun odası
bir darbe de ben vurayım çalışan annelere. Zaten içleri acıyor birazcıkta ben kanatayım.
İşten eve erken geliyorum çoğunlukla. Normal çalışma saaati olan annelerden 2-3 saat daha erken.
Umut ve bakıcı ablası oyun salonunda oluyorlar genelde. Yanlarında 5-6 tane çocuk, 5-6 tane bakıcı. Gürültü, kavga, kıyamet, kahkaha, çığlık hep beraber. Daha yuvaya bile gitmeyen ufaklıklar bunlar. 2-3 yaşlarındalar. Umut hepsinin abisi.
İçeri yavaşça giriyorum Sonra "ben geldiiimmm" diye bağırıyorum. Umut "annnneeeeee" diye çığlık atıyor, boynuma sarılıyor. Biz sarılmışken birbirimize o ufaklıklar yanıma geliyor.
"benim de annem var" diyor bir tanesi. "benim ki hala gelmedi" diyor diğeri, "annem ne zaman gelecek?" diye bana soruyor öbürü. "ah " diyorum "ah" Kemalettin Tuğcu kitabı gibi oldu burası" ben olayım sizin anneniz, kendi anneniz gelene kadar olur mu?"
"olur" diyorlar sevinçle, sonra unutuyorlar sahte annelerini ve oyuna devam ediyorlar.
bir kriz daha atlatılıyor.
Özlüyorlar bizi, hem de çok!
İşten eve erken geliyorum çoğunlukla. Normal çalışma saaati olan annelerden 2-3 saat daha erken.
Umut ve bakıcı ablası oyun salonunda oluyorlar genelde. Yanlarında 5-6 tane çocuk, 5-6 tane bakıcı. Gürültü, kavga, kıyamet, kahkaha, çığlık hep beraber. Daha yuvaya bile gitmeyen ufaklıklar bunlar. 2-3 yaşlarındalar. Umut hepsinin abisi.
İçeri yavaşça giriyorum Sonra "ben geldiiimmm" diye bağırıyorum. Umut "annnneeeeee" diye çığlık atıyor, boynuma sarılıyor. Biz sarılmışken birbirimize o ufaklıklar yanıma geliyor.
"benim de annem var" diyor bir tanesi. "benim ki hala gelmedi" diyor diğeri, "annem ne zaman gelecek?" diye bana soruyor öbürü. "ah " diyorum "ah" Kemalettin Tuğcu kitabı gibi oldu burası" ben olayım sizin anneniz, kendi anneniz gelene kadar olur mu?"
"olur" diyorlar sevinçle, sonra unutuyorlar sahte annelerini ve oyuna devam ediyorlar.
bir kriz daha atlatılıyor.
Özlüyorlar bizi, hem de çok!
14 Şubat 2011 Pazartesi
kendi kendine, kendi kendime
"engelli çocuklar özellikle de cp'liler kendi kendilerine asla oyun oynamazlar, onlarla sürekli ilgilenmek ve yapacak şeyler, yeni oyunlar bulmak zorundasın." Bu yorumu evimize bir aralar gelen çocuk gelişimci ablaya bir arkadaşı söylemişti. Abla bunun böyle olup olmadığını bana sorduğunda "evet" dedim şaşkınlıkla farkederek. Umut'u hiç yanlız bırakmadığımdan dolayı, kendi kendine bir oyun kurar mı diye de düşünmemiştim aslında. İşin gerçeği hiç bir oyuncakla ilgilenmediği, için o aralar buna da fazla takılmıyordum. Yalnız bırakıldığında ise parmağını ağzına sokup ısırarak yara yapıyordu.
Bu soru bana 2 sene önce soruldu. O zamanlar çocukların zaten nasıl tek başlarına oyun oynayabildiklerini bilmiyordum bile. Sonra yavaş yavaş dikkatimi çekmeye başladı, anneler ev işi yaparken, arkadaşları ile çay içerken, en azından gazetelerini okurken çocuklar kendi kurdukları dünyada oyuncakları ile veya resim yaparak veya çizgi film seyrederek vakit geçirebiliyorlardı.
Biz hala tüm vaktimizi beraber geçiriyoruz. Beraber oynadığımız tüm oyunlarının dışında ben evde geçirdiğim kendime ait zamanları da Umutla paylaşıyorum. Bir arkadaşım geldiğinde onunla sohbet ederken bir taraftan umutu yürütüyor oluyorum. Çay içerken kucağıma alıp yudum yudum ona da içiriyorum. O bu arada bizim bütün sohbetimizi dinliyor ve söyleyebildiği kelimeleri tekrarlıyor. Ben gazete okurken yanımda oturup sayfaları çevirmeme yardım ediyor. Gazete bitince bir güzel yırtıyor. Televizyonda film seyrederken bir taraftan ona top atıyorum o da bana doğru ittiriyor. Ben yemek yerken yanımda oturtup bana oyuncak piyanosuyla müzik yapmasını istiyorum, bazen çatalı eline tutuşturup lokmaları onun tabaktan almasını sağlıyorum. Giyinirken yanımda olup yataktan destek alıp ayakta dengede durması için uğraşıyorum. Telefonda arkadaşlarımla konuşurken bile kucağımda hoplatıyorum.
Zor gibi görünse de ben çok alıştım, bir taraftan da hoşuma gidiyor, ama doğru olan bu mudur yoksa tek başına kalmalı ve etrafını keşfetmeli midir hala çok emin değilim.
Belki zamanı geldiğinde, belki o zamanın geldiğini anladığımda, belki artık kendisi istediğinde...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









