19 Mayıs 2010 Çarşamba
öyle veya böyle
Eski zamanlardan birinde yine, gecenin 3ü, hastanedeyiz. Yatışımızın 5.günü sanırım dayanamıyorum uykusuzluğa, oğlan başka servise alınmış uykusunda, gece gece... Eşimi çağırmışım yardıma gelsin monitöre baksın diye, izlenmesi gerek sabaha kadar... Eşim oturunca yatak başındaki sandalyeye bana yer kalmıyor üzerinde sızacak. Bir koltuk kenarı aramaya çıkıyorum tek tek dolaşıyorum tüm katları. Hepsi dolu, hepsinde hasta yakınları yanyana, dip dibe uyuyakalmışlar. Sonunda bir hastabakıcı acıyor halime, kullanılmayan bir ameliyathaneyi açıyor bana. "burada uyuyabilirsin" diye ameliyat masasını gösteriyor. Çaresizlik içinde uzanıyorum soğuk metal yüzeye. Ne garip, uyumak içinde yatılabiliyormuş bu masaya. Gerçi burada yatan herkes bir şekilde uyumuyor mu, öyle veya böyle...
18 Mayıs 2010 Salı
rüya
17 Mayıs 2010 Pazartesi
çanta
2 hasta bebeklik oda burası 2 çocuk 2 anne sığıyor ancak..Yıpranmış eski bir oda. Benimki ağır nöbet geçirmiş kendine gelmeye çalışıyor, diğer çocuk beyin ameliyatından çıkmış tam olarak kendinde değil, annesi duramıyor başında, daralıyor.
Geldi yine de elinde Prada çantası, iki dünya çatışması...Serum şişelerinin yanına koyduk çantayı, o kadar tezattı ki herşeyle, o kadar hiç uymuyordu ki...
Sessizce konuştuk oğlanın başucunda, yanaklarını ellerini okşadık. Derken korktuğum oldu tıkandı diğer çocuk, anne yok başında çocuk boğulacak. Koridora fırladım hemşireyi bulmaya, arkadaşım çocukların başında. Koştular hemen yetiştiler. Anne bulundu, yerine oturtuldu. Evine yolladım arkadaşımı teşekkürlerimle ama biliyordum ki o gece uyuyamayacak, içinde birşeyler yok olacak.
16 Mayıs 2010 Pazar
çocuk duası
15 Mayıs 2010 Cumartesi
ayrı kimlikler
Anne olarak ayrı bir kimliğe, iş kadını olarak ayrı bir kimliğe, küçük kız kardeş olarak ayrı bir kimliğe bürünmek bir kadın için mümkün. Bende bir kimlik daha var. Buna "hastane" kimliği diyorum. Bu kimlikte benim adım yok. Herkes bana "annesi" diye hitap ediyor. Yaşım yok, mesleğimin , eğitimimin, tecrübemin hiç bir önemi yok. Sadece hasta çocuğa sahip bir kadınım. Hastanede 18 ay boyunca bu kimlikle yaşadım. Halen de kontrole gittiğimizde, ara ara geçirdiği hastalıklarla koridorlarda beklediğimizde yine bu kimliğe bürünüyorum. Sırtım dikleşiyor, kalbim normalden daha hızlı çarpıyor, tek kaşım mutlaka kalkmış oluyor, herşeye herkese şüphe ile bakıyorum. Hataya yer yok bu kimlikte, hep tetikteyim.
Bazen, çok nadiren bu kimliklerden bir kaç tanesinin çakıştığı zamanlar oluyor. İki dünya çarpışıyor o zaman neredeyse şimşekleri görebiliyorum. İş nedeniyle bulunduğum bir alışveriş merkezinde, iş arkadaşlarımla beraberken doktorlarımızdan biriyle karşılaşırsam iki dünyanın çakışması gerçekleşiyor. Karşımdaki insanın kim olduğunu anlayamıyorum önce, uzun uzun yüzüne bakıyorum. Sonra bir titreme geliyor ve ne konuşacağımı şaşırıyorum. "Nasılsınız? Evet oğlan iyi teşekkür ederim..." cümlesi o kadar zor çıkıyor ki ağzımdan. Asla bir araya gelemeyen ve uyum içerisinde yaşayamayan kimlikler bunlar, en iyisi birbirlerinden olabildiğince uzak tutmak...
(illustrasyon: Audrey Kawasaki)
Bazen, çok nadiren bu kimliklerden bir kaç tanesinin çakıştığı zamanlar oluyor. İki dünya çarpışıyor o zaman neredeyse şimşekleri görebiliyorum. İş nedeniyle bulunduğum bir alışveriş merkezinde, iş arkadaşlarımla beraberken doktorlarımızdan biriyle karşılaşırsam iki dünyanın çakışması gerçekleşiyor. Karşımdaki insanın kim olduğunu anlayamıyorum önce, uzun uzun yüzüne bakıyorum. Sonra bir titreme geliyor ve ne konuşacağımı şaşırıyorum. "Nasılsınız? Evet oğlan iyi teşekkür ederim..." cümlesi o kadar zor çıkıyor ki ağzımdan. Asla bir araya gelemeyen ve uyum içerisinde yaşayamayan kimlikler bunlar, en iyisi birbirlerinden olabildiğince uzak tutmak...
(illustrasyon: Audrey Kawasaki)
14 Mayıs 2010 Cuma
sıra sıra dizilmek
Rutin muayene olacağımız günlerden biri. Hemotoloji odasının kapısının önündeki sandalyelerde oturmuş sıranın bize gelmesini bekliyoruz. Oğlan kucağımda uyuyor. Dilediği kadar uyuyabilir çünkü adımızın okunmasına daha çok var.
Öyle kolay değil o kapıdan içeri girmek, sabahın yedisinden beri oradayız, öğlen yemeğinden önce sıra gelirse ne ala... Sabah erken gidip numara almak gerek. İstanbul dışından gelenler var bir gece önceden. Biz de hastanede yatan tanıdığımız babalardan rica ediyoruz adımızı bir listeye ekliyorlar. O listenin olduğu kağıt o kadar değerli ki!
Pediatri servisinde adettir anneler çocuklarının yanında kalır. Aynı odada 5 çocuk, 5 anne. Babalar Mc Donald evi denen yerde sabahlarlar koltuk tepelerinde. İşte o babaların görevidir ertesi gün muayeneye gelecek çocukların isimlerini listeye yazmak. Bir telefon yeter listeye girmeye. Sonra sabah 7de açılan "numara alma bankosu" nun önünde yeni gelen babalar listedeki sıralamaya göre dizilirler, anneler hemotoloji odasının önünde yerlerini almışlardır bile. Herkese bir sandalye düşer allahtan, yanyana dizilir anneler kucaklarında saçsız, kaşsız çocuklar...
Bende o sandalyelerde otururken o gün yanımdaki kadın o cevaplamaktan bıktığım soruyu soruyor "nesi var çocuğun?" "Kanser" diyorum. Kadın irkiliyor "ya öyle söylemeyin lütfen" diyor. "biz kullanmıyoruz o kelimeyi!" "Ne diyorsunuz peki?" diyorum "Uf oldu mu?" sessizlik... sonra ikimiz birden başlıyoruz gülmeye... Yapacak daha iyi bir şey, söyleyecek daha başka şey yok çünkü...
Öyle kolay değil o kapıdan içeri girmek, sabahın yedisinden beri oradayız, öğlen yemeğinden önce sıra gelirse ne ala... Sabah erken gidip numara almak gerek. İstanbul dışından gelenler var bir gece önceden. Biz de hastanede yatan tanıdığımız babalardan rica ediyoruz adımızı bir listeye ekliyorlar. O listenin olduğu kağıt o kadar değerli ki!
Pediatri servisinde adettir anneler çocuklarının yanında kalır. Aynı odada 5 çocuk, 5 anne. Babalar Mc Donald evi denen yerde sabahlarlar koltuk tepelerinde. İşte o babaların görevidir ertesi gün muayeneye gelecek çocukların isimlerini listeye yazmak. Bir telefon yeter listeye girmeye. Sonra sabah 7de açılan "numara alma bankosu" nun önünde yeni gelen babalar listedeki sıralamaya göre dizilirler, anneler hemotoloji odasının önünde yerlerini almışlardır bile. Herkese bir sandalye düşer allahtan, yanyana dizilir anneler kucaklarında saçsız, kaşsız çocuklar...
Bende o sandalyelerde otururken o gün yanımdaki kadın o cevaplamaktan bıktığım soruyu soruyor "nesi var çocuğun?" "Kanser" diyorum. Kadın irkiliyor "ya öyle söylemeyin lütfen" diyor. "biz kullanmıyoruz o kelimeyi!" "Ne diyorsunuz peki?" diyorum "Uf oldu mu?" sessizlik... sonra ikimiz birden başlıyoruz gülmeye... Yapacak daha iyi bir şey, söyleyecek daha başka şey yok çünkü...
hasret sendromu
Ben anladım o annesini özlemiş. Annesinin seyahatten döndüğü gün hasta etmiş kendini, çünkü onun burnu akarsa, ateşi çıkarsa, boğazı acırsa biliyor ki annesi işe gitmeyecek, sabaha kadar onu kucağında uyutacak, en sevdiği yemekleri yedirecek, kulağına şarkılar fısıldayacak, rahatlasın diye masajlar yapacak, hiç ama hiç yanlız bırakmayacak. Tam 24 saat süren bu hastalığın tıpta yeri var mı bilmiyorum ama ben bir ad buldum; hasret sendromu...
13 Mayıs 2010 Perşembe
oyun
Fizik tedavi seanslarında topun üzerinde çalıştırılırken ilk zamanlar çok ağlardı. Haftada 3 kere giderdik yaşadığımız yere çok uzak hastaneye. Denge kurmayı öğrensin diye arkaya eğdikleri zaman kendini dik tutamadığı için düşerdi. Uzman bağırarak komut verir, benimki daha da çok ağlardı. Yer hareketlerinde dönmeyi reddeder, bacaklarının esnetilmesinden nefret ederdi. Ben bir köşede dizlerimin üzerinde oturur hiç sesimi çıkartmazdım. Çünkü bilirdim ki o an yapılması gereken bu. Yavaş yavaş alıştı hareketlere, komutlara uymayı öğrendi.
O hastaneye gitmiyoruz çok uzun zamandır, şimdi aynı hareketleri ben evde uyguluyorum ama tamamen kendi yöntemlerimle. Top yerine koltuk kenarı kullanıyorum. Emekleme için de salona kurduğum hamağı.
İşe yaradığı şüpheli, çünkü her seferinde ciddiyetle başladığımız tüm hareketler bir müddet sonra amacından sapıyor. Koltuk kenarında dengede kalma kaydırmacaya, emekleme annenin karnında hoplamaya dönüşüyor. İkimizde tez canlıyız çabuk sıkılıyoruz. 3 kez hareket yapıyorsak 5 kez azıyoruz. Hamak hemen salıncağa dönüşüyor, hızla sallanıp yastıklara tekme atılıyor. Gözümüzden yaşlar gelene kadar gülüyoruz.
İyi ki fizik tedavi var hayatımızda, başka türlü nasıl oyun başlatılır hiç bir fikrimiz yok.
O hastaneye gitmiyoruz çok uzun zamandır, şimdi aynı hareketleri ben evde uyguluyorum ama tamamen kendi yöntemlerimle. Top yerine koltuk kenarı kullanıyorum. Emekleme için de salona kurduğum hamağı.
İşe yaradığı şüpheli, çünkü her seferinde ciddiyetle başladığımız tüm hareketler bir müddet sonra amacından sapıyor. Koltuk kenarında dengede kalma kaydırmacaya, emekleme annenin karnında hoplamaya dönüşüyor. İkimizde tez canlıyız çabuk sıkılıyoruz. 3 kez hareket yapıyorsak 5 kez azıyoruz. Hamak hemen salıncağa dönüşüyor, hızla sallanıp yastıklara tekme atılıyor. Gözümüzden yaşlar gelene kadar gülüyoruz.
İyi ki fizik tedavi var hayatımızda, başka türlü nasıl oyun başlatılır hiç bir fikrimiz yok.
12 Mayıs 2010 Çarşamba
çıtayı yüksekte tutmak
ilk defa randevu aldığımız bir fizyoterapiste, çocuk gelişim uzmanına, veya yeni bir pediatriste giderken yanımızda çektirdiğimiz ilk ve son MR'ı da alıyoruz.
Görüşmenin bir yerinde çıkartıp gösteriyoruz, yeri olsa da olmasa da. Elimizde değil herkes görsün istiyoruz. "Ben anlamam" diyene dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışıyoruz. 5 senede sayısını unuttuğumuz kadar MR çektirdik, okuyabildiğimizi sanıyoruz filmleri artık.
"Bakın" diyoruz "problem tam şu bölgedeydi, buradan ameliyat oldu, görüyor musunuz sol lop ne kadar küçük kalmış? Ama bakın sağ lop ne kadar çok büyümüş, bütün boşluğu kaplamış. Orta çizgi artık ortada değil, muhteşem değil mi?"
İnsan böylebir şeyle gurur duyar mı? Biz duyuyoruz. İstisnasız herkes şaşırıyor, görünmüş bir şey değil çünkü.
"işte bu yüzden diyoruz çocuğa bakarken gözünüzün önüne bu MR'ı da getirin, bir çıta koyacaksınız çünkü geleceği ile ilgili, ama bu öngörü beyin yapısı bizlerden tamamen farklı biri için olacak. O yüzden çıtanızı yükseklerde tutun, bizimki orada çünkü..."
Görüşmenin bir yerinde çıkartıp gösteriyoruz, yeri olsa da olmasa da. Elimizde değil herkes görsün istiyoruz. "Ben anlamam" diyene dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışıyoruz. 5 senede sayısını unuttuğumuz kadar MR çektirdik, okuyabildiğimizi sanıyoruz filmleri artık.
"Bakın" diyoruz "problem tam şu bölgedeydi, buradan ameliyat oldu, görüyor musunuz sol lop ne kadar küçük kalmış? Ama bakın sağ lop ne kadar çok büyümüş, bütün boşluğu kaplamış. Orta çizgi artık ortada değil, muhteşem değil mi?"
İnsan böylebir şeyle gurur duyar mı? Biz duyuyoruz. İstisnasız herkes şaşırıyor, görünmüş bir şey değil çünkü.
"işte bu yüzden diyoruz çocuğa bakarken gözünüzün önüne bu MR'ı da getirin, bir çıta koyacaksınız çünkü geleceği ile ilgili, ama bu öngörü beyin yapısı bizlerden tamamen farklı biri için olacak. O yüzden çıtanızı yükseklerde tutun, bizimki orada çünkü..."
11 Mayıs 2010 Salı
kaçış
Taa ki bir sene önce, yaşadığımız sitenin bahçesinde karşılaşıncaya dek. Bir komşumuza gelmişler eşi ve oğluyla beraber. Oğlu benimki ile aynı yaşta. Sevindik karşılaştığımıza, hep görüşürüz artık diye ayrıldık, samimi arkadaşlarıymış çünkü bu komşular.
İkinci karşılaşmamızda kucağımda benim oğlan vardı, başını her zamanki gibi omzuma yaslamış. " Bak bu benim oğlum" dedim. "uyuyor mu? " diye sordu. "Yok" dedim "başını tam olarak tutamıyor daha" sonra özetledim kısaca.
O günden beri hava güzelse eğer, neredeyse her haftasonu karşılaşıyoruz bahçede. Mümkünse yolunu değiştiriyor, değilse hafif bir baş hareketiyle selam veriyor. Yüzümüze bakmıyor, konuşmuyor.
Biliyorum aslında niye böyle yaptığını. Hiç başıma gelmez böyle şeyler diye düşünen insanlardan o. Korkuyor, o kadar çok korkuyor ki ne konuşacağını bile bilemiyor. Yokmuş gibi davranıyor, hiç olmamış gibi...
Yazık, çok şey kaçırıyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









