10 Mayıs 2010 Pazartesi

sıra bekleyen kadın


Rontgen için sıra bekliyoruz.  Oğlan enerjik, durmuyor yürümek istiyor. Kollarının altından tutuyorum,  turluyoruz bekleme odasında. Gülüyor bizimki o güldükçe biz gülüyoruz. Aslında hiç de gülünecek bir durum yok ortada; şimdi mi kalça ameliyatı olacak, yoksa 6 ay sonra mı sorusunun cevabını verecek rontgen. Ama umurumuzda değil, neşeliyiz ya sorun yok demek ki!
Odada bekleyen bir kadınla gözgeze geliyorum. Gülümseyerek bizi seyrediyor, ben de gülümsüyorum. Sıra bize gelip oğlan babayla içeri girdiğinde kadın yanıma geliyor. "Umut'un durumu doğuştan mı" diyor, "omurgasında mı problem?"  Önce adını bilmesine şaşırıyorum oğlanın, sonra anlıyorum ki bizi hem izlemiş hem dinlemiş.  Sakince özetliyorum hikayeyi. "Geçmiş olsun" diyor oturuyor yerine. Bir müddet sonra  sesler duyuyorum hafif hafif, kadına bakıyorum, ağlıyor, başını öne  eğmiş.  Şaşırıyorum " Ağlanacak halde miyiz ki? Ben mi farkında değilim acınacak durumda olduğumuzun?"
Oğlan kucakta gülerek içeri giriyor. Kadın bizimkini görünce bu sefer hıçkırarak ağlamaya başlıyor. Kadının yanına gidip "biz iyiyiz, mutluyuz, bak gülüyoruz" demek istiyorum ama yapmıyorum. Ceketimizi, çantamızı alıp koşar adımlarla çıkıyoruz ordan. Tanımadığım birini avutmak isteyeceğimizi hiç düşünmezdim... Belki de birini hatırlattık...
Ameliyat mı? 6 ay sonrasına kaldı...

(İllustrasyon: Audrey Kawasaki)

babalardan baba beğen


Bir şifacı baba methettiler; başka türlü bir enerjiymiş, tamamen doğalmış, kliniği insanlarla dolup taşıyormuş, gidelim bir bakalımmış, ne kaybederizmiş?

Kaybedecek şey çok aslında; sabır, akıl, onur, inanç say say bitmez. Bu baba bana deseki haftada 4 kez geleceksin, şu merhemi süreceksin, şu kadar para ödeyeceksin, düzelecek,  kafam karışmaz mı? Gitsem ayrı, gitmesem ayrı kabuslar görmez miyim?

Allahtan bizim baba insaflı çıkıyor. Yarım türkçesiyle oğlanla oynuyor, balım diye seviyor. Sonra bana dönüp "elimden bir şey gelmez, keşke yardım edebilsem ama sorunu beyinde, ben bir şey yapamam" diyor.  Çok garip ama seviniyorum. Adama sarılmak geliyor içimden. Bir düzenbaz değil de gerçek şifacı olduğunu anlıyorum. En azından kabul ettiklerine gerçekten yardımı dokunduğunu düşünüyorum. Varsın benimkine yardımcı olamasın, onun şifası kendinde zaten.

Çıkışa yürürken bir sürü küçük odanın önünden geçiyorum, sıra sıra yataklar, sıra sıra hastalar tütsüler, yakılar, cam fanuslar. Herkes göle maya çalıyor, ya tutarsa?

9 Mayıs 2010 Pazar

Anneler Günü



Kutlandığım beşinci anneler günü bu...
Oğlan'ın yanında değilim. içim huzursuzlukla, öfkeyle, pişmanlıkla dolu Shanghai havalimanı otel odasında oturmuş vaktin geçmesini bekliyorum. planlanan bu sabah orada olmamdı... planlanan o uyurken eve girmemdi... planlanan onu uyandırmadan sıcacık bedenini yatağıma taşıyıp, nefesini yüzümde hissederek, elleri ellerimde uykuya dalmaktı... uçak rötar yaptı... 5saat bekletti beni... 2 saat havalarda dolaştırdı... sonra da bambaşka bir yere indi... beni eve götürecek uçak ise bensiz gitti... dilini bilmediğim, huyunu sevmediğim dev ülke beni bırakmadı...
Ben, şu anda, burada, Çin'in Tanrıları'nın ve çekik gözlü insanlarının, muson yağmurlarının ve yüce dağların huzurunda söz veriyorum ki, bir daha bu kadar uzun süre bebeğimden ayrı kalmayacağım.

sol ayağım

Bu filmi seyrettiğimde çok gençtim, ne oğlan vardı ortada ne evlilik planları...
Yine de çok etkilendiğimi kafamın içinde bir yerlere kaydettiğimi hatırlıyorum. Bana oğlanın girdiği engel grubunun ana adını, Cerebral Plasy'i söylediklerinde bu film geldi aklıma. Detaylarını unutmuştum ama gerçek bir yaşam öyküsü olduğunu ve kahramanın başardıklarını hatırlıyordum.

Aradan seneler geçti filmi tekrar izleyecek cesareti bulabildim. İzlediğimde içim sevinçle ve umutla doldu. 11 kardeş arasında büyüyen, annenin muhteşem desteği ile hayat bulan, bütün aileyi çekip çeviren , aşık olup evlenen, kimsenin ona bakmak zorunda kalmadığı hatta onun kardeşlerine baktığı, ağır engelli olarak nitelenen CPli kahraman muhteşemdi.

Arılar bizim bildiğimiz tüm fizik kurallarının dışında yapıları oldukları halde uçarlar diye okumuştum. Kocaman gövdelerine, küçücük kanatlarına rağmen uçarlar. Uçmalarının tek sebebi de bizim fizik kurallarımızdan haberleri olmamasıdır.

Engelliler de tüm fizik kurallarımıza rağmen yaşarlar, hem de çoğu normal insanı utandıracak kadar başarılı olarak.



7 Mayıs 2010 Cuma

ahmet ve havuçlar



Arkadaşım Ahmet, Berrin'in bize armağanı, oğlanla aynı kan grubundan. Eskiden, tedavi sırasında trombositler düşüşe geçti mi Ahmet aranıyor, onun vazifesi bu, kan dayısı olmak. Birileri havuçtan bahsetmiş trombositleri yükseltir diye.

Umut'ta değerler düşünce Berrin Ahmet'e havuç yüklemeye başlıyor. Vereceği kan iyi olsun diye, bir kerede işi halletsin diye. Ahmet neredeyse turuncu artık ama ısrarcı sadece o vermek istiyor kanı. Gerçekten de işe yarıyor havuçlar. Her trombosit alışta tavan yapıyor oğlanın değerleri. O kadar çok tekrarlanıyor ki bu transfer ve havuçlar, Ahmet'te damar kalmıyor artık, patlıyor. Ahmet somurtuyor ama neredeyse son küre kadar dayandı, aynı kandanlar artık, akrabalar...

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Ceylan...

Hong Kong'dayim... otelin yemek salonunda kahvaltı yapıyorum. Tam karşı masamda yirmili yaşlarında CP'li bir kız var.

tek başına... gazetesini okuyor kahvaltısını yapıyor. yürüyüşü oldukça dengesiz olmasına rağmen, tabaklarını ve çayını hiç dökmeden taşıyabiliyor. ara ara kasılıyor, başı çok gerilere gidiyor olsa da bu salonda kahvaltı yapanlardan pek farkı yok...

çok daha cesur, çok daha insan, çok çok daha güzel...


İz


Ameliyat izi hilal şeklinde, sol şakağından başlayıp sol kulak arkasinda son buluyor.
Sargıları açıldığında gözlerime inanamamıştım. Dikiş yerine tel zımbalar... Zamanla iz kalın beyaz bir yol olarak sabitlendi, hafifçe içeri oyuk... Oğlanın gücünün simgesi, ömürboyu taşıyacağı karizmatik bir imza gibi. Sonra saçlar fışkırdı, o kadar gür o kadar çok , iz neredeyse kayboldu aralarında.
Şimdi, zaman zaman, parmaklarımla yoklayarak buluyorum ve öpüyorum izi, mühürlemek için...

1 Mayıs 2010 Cumartesi

aynı sorular, aynı kaygılar




eski evimin üst katına 30 yaşında otistik oğlu olan çok tatlı bir kadın taşınmıştı. Oğlan çok güzel eğitim almış, hayata adapte olmuş, kardeşinin mimarlık ofisinde ofisboyluk yapıyor ve tüm yaz boyunca evde tek başına da kalabiliyordu. Bütün bunları nasıl becerebildiğini sorduğumda kadın "sabırla" demişti, "ince ince dantel gibi işleyerek". Eşiyle beraber okul yolunda kaybolmasın diye nasıl gizlice peşinden yürüdüklerini, önce öğretmenlerini eğittiklerini, bindiği minübüsü arkasından taksi ile takip ettiklerini, kardeşinin desteğini, hastanelerde yaşadıkları günleri anlatmıştı.

Ve bana dedi ki: "Geçtiğin evreleri o kadar iyi biliyorum ki tek tek sayabilirim. Önce neden ben diye sordun kendine, şu anda kızgınsın herkese ve herşeye, sonra kabul edeceksin ve beraber yaşamanın keyfine varacaksın, sonra endişeler başlayacak ben öldükten sonra ne olacak diye, en son evre de boşvereceksin ne yapalım bunu veren Allah benden sonrasını da planlamıştır herhalde diye".

İlk aşamaları aynen söylediği gibi yaşadım, şu anda kabul etme ve beraber yaşama evresindeyim. Sonrasını düşünmüyorum zaten, bakalım zaman ne gösterecek...

yeni bacaklar





Geçmiş zamanlarda yine, ameliyat olmak için yatırıldığımız hastanede çok genç bir anne ile aynı odada kalmıştım. Odaya yerleştiğimde gece olmuştu. Oğlanların ikisi de uyurken bana hikayesini anlattı. 7 yaşındaki oğlu 1 gün önce ameliyat olmuştu. "yeni bacaklara kavuştu çocuğum" demişti. "kaskatıydı, düzleştiremiyorduk, kasılıyordu bak şimdi pamuk gibi yumuşacık"



O kadar mutluydu ki, mutluluğu bana da bulaştı. Ertesi gün gerçekleşecek olan ameliyatın stresini üzerimden aldı. Çocuğun hiçbir zaman yürüyemeyeceğini düşünüyordu ama umrunda da değildi. Yaşıyordu ya, kafası çalışıyordu ya, konuşuyordu ya annesiyle, daha ne olacak? O kadar farklı bakıyordu ki hayata. Sabaha kadar sohbet ettik, pijama partisi veren liseli kızlar gibi kıkırdadık. O tek gecelik arkadaşlık bana çok şey kazandırdı. Adını sormadım, oda benimkini sormadı. Ama oğlanın adını hatırlıyorum; Mert

yoğun bakım



Yoğun bakıma anneleri almıyorlar, "sadece 5 dakika görebilirsiniz" diyorlar. "Her yatağın başında bir hemşire var merak etmeyin. Tam 24 saat kalacak gözlem altında, durumu çok ciddi değil, sadece gözümüzün önünde olsun istiyoruz" diyorlar. "Siz eve gidin dinlenin."


Nasıl yani? mümkün mü bu? Bu çocuk baygın değil ki, tanımadığı bir ortamda tanımadığı çocuklarla yanyana yatakta yatacak. Öncelikle korkar o, annesini ister. Başka bir çocuk ağlasa panikten ağlamaya başlar. Kim avutacak onu orada? Tamam 5 yaşında ama konuşamıyor ki henüz, nasıl anlayacaksınız susadığını? Biberonla içebiliyor sadece ama ağzına damlatmanız lazım. Yemek yediremez ki hemşireler daha kafasını tam tutamıyor. Henüz çiğneyemiyor zaten." "Hayır" diyorlar "giremezsiniz biz hallederiz. Yemek yemese de olur 1 gün boyunca."


İyice kötü oluyorum "tamam" diyorum yatağının başında duran hemşire ile görüşeceğim. Kızı karşıma alıyorum ve motor takılmış gibi anlatıyorum. "Yanında durmanız gerek, gözünüzün içine bakmaz ama bilir orada olduğunuzu, kafasını sağa doğru iyice çevirirse hayır demek, istemiyor zorlamayın. Ani seslerden ürker ve sıçrar , o zaman elini tutmanız gerek. Sakinleşene kadar kulağına fısıldayın yoksa ağlamaya başlar. Yatakta dönemez ara ara sizin çevirmeniz lazım yoksa uyuyamaz. Kız beni dinliyor dinliyor , dinliyor ardından "1 saat sonra nöbet değişimi olacak, gece başında ben olmayacağım, gelecek olan hemşireye de anlatmanız gerek" tamam diyorum anlatırım, herkese anlatırım yeterki anlamaya çalışın...